23 Ocak 2020
Chicago
Chicago'da, karın altında beş saat gezdikten sonra tren istasyonunun yolunu tutuyorum. Kar altında bu defa insanlar öğle telaşında. Trene, bir havaalanı düzenlemesiyle biniyoruz. Bekleme salonlarının kapıları açılıyor ve tek sıra halinde trene geçiliyor. Trende istediğin yere oturabiliyorsun, çantalarımı bırakıp oturma salonuna, dışarıyı izleyebileceğim bir koltuğa geçiyorum.
Kar altında kasabaları, istasyonları izliyorum. Evler, basit bir iskelet yapı üzerine prefabrik evler. Köyler kar altında perişan gözüküyor ve Anadolu'nun ıssızlığını, yoksulluğunu aratmıyor. Köylerde barlar görüyorum ve içindeki atmosferi tahmin edebiliyorum, dev ekranlarda Amerikan futbolunun izlendiği, erkeklerin bağıra bağıra konuştuğu, kadınların da erkeklere öykünerek erilleştiği ortamlar... Beyazların bar anlayışından nefret ettim burda.
|
Trenle içinden geçtiğimiz küçük kasabalar |
|
Kasabalardaki restoranlar |
Trende genç bir anne yirmi beşinde, biri beş, biri bir yaşında iki çocuğu ile yolculuk yapıyor. Gece kadının bağırma sesine uyanıyorum, telefonda kocası ile tartışıyor. Kendisi evde yokken eve neden başka bir kadınla geldiği üzerine tartışıyorlar. Kocası "seni ilgilendirmez" deyince "beni nasıl ilgilendirmez, orası benim evim. Fuck you!" deyip telefonu kapatıyor. Amerika'da gençler arasında eğitim düzeyinin düşük olduğunu, erken evlilik yapmanın ve erken yaşta çocuk sahibi olmanın yaygın olduğunu biliyordum. Bu tanıklığım da bu bilgiye bir örnekti sanırım.
Kar devam ediyor. Trenle ilerlediğimiz yerler hep bozkır hep ova ve insanlar hayvancılıkla tarımla uğraşıyor. Rulolar halinde yapılmış devasa saman balyaları tarlalarda. Ovalar kar altında, ovalara serpiştirilmiş prefabrik evler.
|
Kıyısından, içinden geçtiğimiz kasabalar Anadolu'nun bozkırını hatırlatıyor. |
|
Trenimiz Amerika kıtasının ortasında derin bir ıssızlıkta ilerliyor |
|
Trenin oturma salonu |
|
Gün doğumu ışıklarında bozkır sarısının güzelliği |
Sabah gözlerimi Denver istasyonunda açtım ve hala ovadaydık. "Bu kıtanın dağları nerede ola ki?" diye kendi kendime söyleniyordum. Denver'dan çıktıktan sonra tren tırmanışa geçti ve makinist, kıtayı kuzeyden güneye bölen Rocky Dağları'na tırmanmaya başladığımızın anonsunu yaptı.
|
Denver'a kuş bakışı |
|
Rocky Dağları'nı tırmanış başlıyor |
|
Kızıl kayaçların ve çam ormanlarının güzelliği... |
|
Rocky Dağları'nın çok farklı tipte kayaç yapısı var |
|
Yayla evleri |
|
Prefabrik evler yükseklere de kurulmuş |
|
Dağ köyleri |
|
Zirvede bir istasyonunda uzun bir mola... Rocky Dağları'nın oksijenini soluyorum |
|
Bu anda, Amerika kıtasında tek başına yolculuk yapmanın özgürlüğünü hissediyorum |
|
Amerika'nın eski tip sevimli otobüsleri |
Tünellerden geçmeye başladık ve on dakika süren bir tünelden çıkınca Colorado Nehri ile birlikte akmaya başlıyoruz. Colorado Nehri'nin aktığı ve açtığı birbirinden farklı vadiler... Bazı yerlerde buz tabakalarının altından akan nehir...
Akşamüstü Grand Kanyon'a benzeyen, kırmızı kayaların olduğu bir coğrafyanın içinden geçiyoruz ve sonra da yüksekte karla kaplı bir bozkırdan. Gün batımı ışıkları karla kaplı bir zirveyi aydınlatıyor ve güneş, bulutları kızıla boyayarak batıyor.
|
Kırmızı kayaların katman katman güzelliği |
|
Gün batımının yansıdığı bulutların ardından yükselen dağ zirvesi |
Sonra öğreniyorum ki Zephry Ekspresi, Şikago'dan San Francisco'ya giden kıtanın en uzun ve en güzel manzarasına sahip bir tren yolculuğuymuş. Bir gün, sabahtan gün batımına kadar Rocky Dağları Milli Parkı'nda ve Colorado Nehri eşliğinde, büyük bir hayranlık ve büyülenme duygusu içinde geçiyor.
Hava kararınca yine trendeki sosyal ilişkilere takılıyorum. Yine başka genç bir anne, iki çocuklu. Dün geceden beri gördüğüm bir kadın aslında, sonra bu akşam nasıl olduysa yanlarında gençten bir adam peyda oldu. Kadına sarılıp onu öpmeye aynı zamanda sözde kadının bebeğine sahip çıkmaya çalışan bir adam. Kadın, üç yaşındaki çocuğundan ayrı bir koltuğa geçerek yanlarında peyda olan adamla flört etmeye başlıyor.
Gece, çocukların ağlayışlarına uyanıp anneyi trende aramaya çıkıyorum. Anne, çocuklarını uyurken bırakıp öndeki vagonun oturma salonunda gitmiş, orda adamla sevişirken buluyorum ve sinir katsayım artıyor. Anne sorumluluk taşımayacak kadar çocuk, anne kendi sevgi açlığını ve cinsel ihtiyaçlarını giderme telaşında. Kadının üç yaşındaki çocuğu da ağlayarak trende ortalığı yıkıyor.
Gece Salt Lake'te uzun bir mola veriyor tren, çirkin mi çirkin koca bir şehir, şehrin çıkışında da Salt Lake şehrine adını veren tuz gölünü karanlıkta görmeye çalışıyorum. Sabah Nevada çölü üzerinden güneş doğuyor. Çölde her yer sarı, küçük sevimli top top çalılar. Kum tepeleri etrafta. Colorado, Utah, Nevada ve California bu coğrafyaları seviyorum.
|
Nevada Çölü üzerine doğan güneş |
|
Nevada Çölü |
|
Küçük kasabalar |
Nevada çöllerinden Reno'ya geliyoruz, Reno'ya yaklaşırken trenin peşine küçük bir dere takılıyor ya da biz küçük bir derenin peşine takılıyoruz, Nevada çöllerinin sarı tepelerinin arasında. Bu küçük derenin adı Truckee River. Çölün tepeleri dereye yansıyor, oldukça güzel bir görüntü. Yeni gün ışıklarının, kızıla çevirdiği kum tepelerinin derede yansıması... Bu çöl tepelerinin suya yansımasının güzelliği ile Reno'ya geliyoruz.
İnek ve at çiftlikleri var etrafta, makinist coğrafyayı tanıtırken tarım endüstrisi olarak bahsetti çiftliklerden. Çünkü tarım çiftçinin değil sermayenin elinde. Reno'nun çok bir esprisi yok gibiydi ama Truckee River'ın rehberliğinde yine ulusal bir parka giriyoruz. Truckee River, yer yer koca nehre dönüşüyor ve saatlerce onunla birlikte yol alıyoruz.
|
Gün doğumunun çorak topraklara yansıyan renklerinin güzelliği |
|
Kum tepeleri |
|
Kırmızı toprak, sarı bitki örtüsü ve mavi dere |
|
Çorak tepelerin suya yansıyan görüntüsü |
|
Truckee River kıyısındaki kasabalar |
Yine karlı zirveler, çam ağaçları, kayak merkezleri, teleferikler, göller... Truckee River, hep yanı başımızda, nehrin kıvrılışını çok seviyorum. Trenin oturma salonunun pencereleri doğaya dönük, saatlerce ama saatlerce ulusal parkı ve nehri seyrediyorum.
|
San Francisco'ya yaklaşırken tren istasyonları |
Yanımda oturan Amerikalı bir babaanne ile arkadaş oluyoruz, uzun uzun konuşma fırsatımız oluyor. Bana, Türkiye'de de "evsiz insan" sorunu var mı diye soruyor, ilginç geliyor bu soru bana. Demek ki bu toplumsal sorundan bir hayli acı çekiyorlar, evsiz insan olmadığını ama dilencilerin olduğunu söylüyorum. San Francisco evsiz insanların en çok olduğu şehirmiş, hava yıl boyu sıcak olduğu için insanlar sokakta daha rahat yaşayabiliyormuş. Vietnam'da savaşmış, savaş travmasından çıkamamış eski askerler ve yine kadınlar, evsiz insan nüfusunun çoğunluğunu oluşturuyormuş.
Babaanneye evsiz insanların bir belgeselinden, belgeseli yapan kişinin hapse girdiğinden bahsettim, babaanne de sermayenin bu bilginin yayılmasını istemediğini, çünkü San Francisco ve Los Angeles'ın çok fazla fuar ve konferansa ev sahipliği yaptığını, evsiz insanların iş insanlarını rahatsız ettiğini anlattı. O yüzden bu bilginin medyada çok yer almadığını söyledi.
Babaanne, trenle geçtiğimiz Nevada dağlarına dair tarihi bir hikaye anlattı. Donner Party olarak geçen olay, 1846- 1847'de oluyor. Bir grup insan, kuzeyden batıya göç etmek isterken kış koşullarında dağlarda kalıyor ve birbirini yiyor. Modern zamanların yamyamlık hikayesi olarak geçiyormuş.
Amerikalı babaanne eşiyle birlikte Kaliforniya'nın başkenti Sacromato'da inince bizim de yolumuzdan geriye pek bir şey kalmıyor. Coğrafyanın atmosferi de bahara dönüyor, etrafta palmiye ağaçları, deniz kıyısına yaslanmış bir ova... Ova yer yer bataklık.
Tren yolu kenarında, özellikle otobanın devasa ayaklarının altında, evsiz insanların çadırlarını görmeye başlıyorum. Çok fazlalar, hatta kadınları görüyorum, çadırlar ve etrafı alakalı alakasız eşyalarla dolu, çöp yığıntıları sanki.
San Francisco'ya yaklaştıkça Akdeniz ve Ege çağrışımlı her şey. Şehrin girişi liman ve sanayi bölgesinden oluşuyor, burayı Aliağa'ya benzetiyorum. Denizin üstüne sanayinin ağır dumanı çökmüş, o yüzden de deniz açık değil ve ufka uzanan halini göremiyorum. Denizin üstünden bir demir köprüden geçip tam üç günün sonunda Emeryville tren istasyonunda iniyorum ve otobüs aktarması ile San Francisco'ya geçiyoruz.
|
San Francisco'ya girerken |
|
Girişte devasa köprüler |
|
Girişteki sanayi bölgesi, havayı oldukça kirletmiş |
|
Pis havanın içinde San Francisco silueti |
|
Şikago'dan San Francisco'ya tren yolculuğu yaptığım hat |