21 Ekim 2026 Çarşamba

Sonbaharda bir kaçamak; Olympos / Antalya

 26 Ekim 2021 

Sonbaharda seyahat etmek, her zaman farklı bir panoramik güzellik sunmuştur. Ben de sonbaharda, Türkiye'nin kuzeyi Samsun'dan güneyi Antalya'ya, Türkiye'nin bir ucundan bir ucuna kısa da olsa bir sonbahar yolculuğuna çıktım. Gece yolculuğu yapıp sabah Antalya otogarındaydım, otogrdan kalkan ilk dolmuşla da Olympos'a geçiyorum.

Dağlardan giden anayol üzerinden kıyıya inmeden Olympos dolmuşunun bir mola yeri var, orda bir şeyler içip dağları izliyorum, sevdiğim noktalardan biri burası benim için.   

Olympos'a gelip bungalow odama yerleşiyorum, günümün geri kalanı dinlenerek geçiyor. Yarın, Olympos'ta sabah güne erkenden gün doğumuyla başlamak ve gün içinde Olympos Dağı'nın zirvesine çıkmak için bu hippi kasabasına varış günüm dinlenerek geçiyor.

Sabah gün daha doğmadan kaldığım bungalowdan çıkıp antik kentin içinden geçerek sahile yürüyorum. İşte beklediğim manzara...

Güneş daha doğmamış ama kızıllığı etrafa vurmuş

Güneş denizin üstünde yeni yeni yükseliyor


Martılar da bu güzelliğin tamamlayıcısı

Benim gibi etrafta bu güzelliği yaşamak isteyen başkaları da var

Güneş denizin üzerinde yükseliyor, hem denize hem denizle bağlantılı göle hem sazlıklara hem antik kentin bazı yapılarına gün doğumunun kızıllığı vuruyor. Benim gibi gün doğumunu izlemek için sahilde oturanlar olduğu gibi bazıları koşuyor, bazıları yürüyüş yapıyor, bazıları gölde balık avlıyor.

Bir balıkçı ve köpeği de erkenci

Antik kentin içlerine doğru vuruyor gün doğumunun ışıkları

Gün doğumu renklerini seyrettikten sonra kalkıp yürüyüş yapıyorum sahil boyunca. Sahilde deniz kenarına oturmuş ney çalan bir erkek arkadaş var, neyi duyabilecek şekilde yakınına oturuyorum, onu çok da rahatsız etmemeye çalışarak. Bir süre ney dinliyorum, hem neyin hem de ortamın hem de anın güzelliğinin keyfini çıkararak.  Neyzen arkadaşa hiç laf atmadan belki de neyin ağır ruh halinden kalkıp yürümeye devam ediyorum sahilde

Sahil boyunca yürüdükten sonra geri dönüp bu defa antik kentin içinde geziyorum, çam ağaçlarının arasında, tepelerdeki kaya mezarları ve kaya mezarlarının içinde güzeller güzeli lahitlere bakıyorum.

Tarihten öylece bize bakan lahitteki yüzler


Bazı lahitler daha sade


Bazıları da farklı malzemeden yapılmış


Antik kentin yapılarının kalıntıları

Kahvaltımı yapıp Olympos Dağı'ındaki Yanartaş Milli Parkı'na tırmanıyorum. Uzun bir süre sahil boyunca yürüyüp ilginç ağaçaların altından geçip zirveye tırmanmaya başlıyorum. Çok zorlayıcı bir tırmanış olmuyor, başkaları da var etrafta.

Yanartaş Milli Parkı'na giderken karşıma çıkan ağaçalar

Kayaçlardan oluşan bir zirveye geldiğimde farklı farklı bölgelerde kayaların içinde yanan ateşler ilginç geliyor. Kimyasal olarak doğalgaz sızıntısı olarak açıklansa da  2500 yıldır bu kayaların böyle yanmasıyla yanan kayalar Yunan mitolojisinin konusu olmuştur.

Kayalıkların oyuklarından çıkan ateş


Bin yıllardır yanan ateş



Zirvede zaman geçirip dönüş yoluna geçiyorum, dağdan inip sahil boyunca yürüyüp antik kentin içinden geçip bir hippi kasabası olan Olympos'a geliyorum. Bu hippi kasabasındaki ağaç evler ve ağaç evlerin süslemeleri dikkatimi çekiyor, kasaba içinde yürüdükçe ahşap üzerine birçok renkli çizim görüyorum. Onları izliyorum. Ahşap mimarinin sanatla buluştuğu mekanlar ve etraflarını sarmış sonbahar yaparakları.

Kelebeklerle süslenen ahşap evler


Mitsel öğelerle süslenenler

Biraz Uzak Asya yazı karakterleri ve yoga duruşları


Biraz da Anadolu motifleri


Renkli çizimlerin arasında kediler

Bir gece daha  Olympos'un ahşap evlerinde kalıp, bir sabah daha Akdeniz'in üzerinde gün doğumunu ve sonbaharı izleyip Kemer Göynük'eki bir eğitim çalımasına geçmek için yola çıkıyorum.

Yine erkenciyim ve güneşin doğmasını bekliyorum


Güneşi selamlayan meditasyon yapanlar var


Kayaların rengi de kızıla dönüyor gün doğumuyla


Bir ördek de bu anın keyfini çıkaranlardan


Sonbahar renkleri, gün doğumu renklerine karışıyor

Bu keyifli gün doğumu ve  doğadan sonra Kemer'e yola çıkıyorum. Kalacağım hotel Göynük'te ve Göynük'e geldiğimde sanki Rusya'ya gelmiş gibi hissediyorum. Ana sokak boyunca tabelalar hep Rusça, bu beni oldukça şaşırtıyor. 

Eğitim için geldiğim hotel de oldukça büyük bir hotel, hotelde kalma kültürüm çok olmadığı için ortamı çok benimseyemiyorum ama bu ortamda bulunmamın iki güzel yanı var; birincisi bildiğim arkadaşlarımla eğitimde birlikte olmak, ikincisi de hotel sahile çok yakın. Hotele yerleştikten sonra Göynük'ün sahilinde gün batımını ve Göynük'ün ilk sabahında da gün doğumunu izlemeye gidiyorum. O renk cümbüşleri büyülüyor beni.

Göynük'te gün batımı renkleri ahşap iskelenin yalnızlığını daha da açığa çıkarmış


Bir martı da gün doğumu tablosunun güzelliğini tamamlıyor

Birkaç gün boyunca eğitime katılıyoruz otelde bizim için ayrılan konferans salonlarında. Fırsatını buldukça da doğaya kaçıyoruz. Göynük Kanyonu da Toros Dağları eteklerinde bir ekip olarak gittiğimiz ve haşin kayaların, güldür güldür akan suların, asma köprülerin arasında vakit geçirmekten ve yaklaşmakta olan sonbaharı hissetmekten keyif aldığımız bir yer oldu.

Toros Dağları'nın etekleri


Dere yataklarında asma köprüler


Yaz sonu sular iyice azalmış


Kanyonda kano yapanlar


Otlarda ve yansımalarda renkler


Eğitimden arkadaşlarımla kanyon yürüyüşü


...ve asma köprülerin keyfini çıkarma


Suya düşen sonbahar renkli çınar yaprakları

Ahşabın ve suyun gün doğumu renklerinde ahengi


Gün doğumunu hareketliliği


Fotoğraf makinemle ben de o hareketliliğin içindeyim




19 Mart 2026 Perşembe

Karavanla Batı Ege'ye





26 Temmuz 2021

Pandeminin gölgesinde oldukça kısıtlı hareket alanı içinde bayram tatili için ailemin yaşadığı Kırklareli’ne gidiyorum. Bir Rum köyü olan Kaynarca, bayram tatilinde çok kalabalıktı ki Türkiye genelinde de bayram hareketliliğinin yüksek olduğu haberleri var. Bir buçuk yıl, pandemide hareketsiz kalan insanlar, özellikle Akdeniz ve Ege’ye akın etmiş gibi görünüyor.

Bayram tatili için köye gelen kardeşimle pandemi boyunca dizayn ettiği karavanla geze geze İzmir’e gidelim istiyoruz. Ayçiçek tarlalarının sarı çiçeklerinin oldukça romantik atmosferinde yolculuğumuz başlıyor. İlk durağımızı Gökçeada olarak belirliyoruz. Trakya tarafındaki Kabatepe feribot limanından Gökçeada feribotuna biniyoruz. Devasa bir feribottu gelen, sanırsın ki bir cruise gemisi. Yolculuk bir buçuk saat sürüyor. 

Gökçeada'ya doğru

Akşamüstü ilk durağımız, kuzeydoğu noktasında Kaleköy oluyor. Bu köye gelmek için Gökçeada merkezden geçmek zorundaydık. Gökçeada merkezinin oldukça yeni yapılaşmalardan oluşan, beton, ruhsuz bir yerleşim yeri olduğunu görmek üzüyor beni. Merkezde zaman kaybetmeden Kaleköy’e geçiyoruz. Tam da gün batımı zamanı, bira alıp kayalarda gün batımını seyretmek için oturuyoruz. Karşıdaki Yunan adasının yan tarafından batıyor güneş. Etrafta gün batımını seyretmek için gelenler...

Gün batımını izlemek için yerimizi alıyoruz

Bira dolabımız da yanımızda

 Güneşin renginin güzelliği

Güneşin rengine ve huzuruna yaslanmışım

Günü uğurladıktan sonra Kaleköy’ün küçücük merkezinde takılıyoruz, şansımıza çok bir kalabalık yok. Pandemi ve ekonomik kriz olmasa tıka basa dolu olacak yerler boş. Biz de portatif sandalyelerimizi alıp liman içinde oturuyoruz.

Mekanların pahalılığından dolayı, insanların alternatif eğlence biçimleri yarattığını biliyordum, özellikle Kadıköy üzerinden çok tartışma çıkmıştı. İnsanlar, Kadıköy’de barlarda oturmuyor ama barların sosyal ortamından faydalanıp sokakta birasını içiyor ve eğleniyor. Kayaköy’de de aynı durum var. Canlı müzik yapan mekanların müziklerinden yararlanıp mekanların etrafında sokakta içiyor insanlar veya kendi müzik setini taşıyıp sokağın bir yerinde kendi eğlence köşesini kurmuş. Ben de bu şekilde eğlenenlerin arasına katılıyorum. Halay, horan ve Ankara havalarında, hiç tanımadığım insanlar arasında eğleniyorum.

Gece karavanı, liman içine çekip teknelerin arasında uyuyoruz. Sabah erken kalkıp Kaleköy’ü gezmek istiyorum. Liman içinde tanıştığım bir teyze beni, Ceneviz Kalesi'nin olduğu zirveye yönlendiriyor. Zirveye çıkabilmem için de Cenevizler döneminde seremoni yapılan bir  patikanın başına kadar da bana eşlik ediyor. Bana eşlik eden kadının Alevi olduğunu öğreniyorum. Gökçeada’da gezerken de Cem Evi görmüş ve adada Alevi nüfusunun olduğunu düşünmüştüm. Adada Rumlar ve Aleviler yaşıyormuş. Cenevizliler açısından önemli olan bu patikadan zirvedeki kaleye çıkıyorum. Liman, deniz ve Yunan Adası çok hoş görünüyor. Meğerse gün batımını seyredeceğimiz nokta burasıymış. 

Tarihi patikadan kaleye doğru çıkarken

Kaleköy limanı

Sabahın erken saati olduğu için kimseler yok. Bir mekanın mavi-beyaz sandalyelerine oturup limanı ve denizi izliyorum. Yükselen güneş, limanın içini farklı renklere bürüyerek yükseliyor. Altın sarısı bir ışık limanı sarıyor. Kaleköy, ismini Cenevizlilerden kalma kaleden almış. Kalenin birkaç duvarı kalmış, kale duvarlarının etrafı, daha çok restoran ve butik hotellerden oluşuyor. Taş evler restore edilmiş ve çok güzel görünüyor. 

Ceneviz Kalesi'nin etrafındaki tarihi evler

Taş evlerin güzelliği

Balık kurutması

Kaleköy'ün balıkçı tekneleri

Adanın kıraç dağları

Yine zirveden tarihi yolu kullanarak limana iniyorum. Gün doğumu ışıklarıyla parlayan teknelerin kıyısında dolaşıyorum. Karavanın yanına gittiğimde teknelerin kıyısında kahvaltı yapıyoruz.

Kaleköy'ün liman içindeki balıkçı tekneleri

Gideceğimiz yer yine başka bir zirvede, Eski Bademli Köyü, tırman tırman bitmiyor zirve. Belli bir yerden sonra karavanın da çıkamayacağı dik bir yokuşa gelip karavanı bırakıyoruz. Büyük bir haç işaretiyle Hristiyan bir mezarlığı çıkıyor karşımıza, taş evler restore edilmiş, kediler etrafta...

Eski Bademli Köyü'nün tarihi evleri

Tarihi evlerin kapıları zamanın marangozunun estetiğini taşıyor

Restore edilmiş evlerin ve sokakların güzelliği

Dar sokaklar Arnavut kaldırımlı, güzel bezeli butik dükkanlar etrafta. Köyün ruhu oldukça güzel. Küçük bir köy meydanı var.  Köyde biraz zaman geçirip karavana iniyoruz. Bu zirveden de Kaleköy limanı görünüyor. 

Yine Kaleköy limanına bakan başka bir zirve

Adayı kuzeyden güneye doğru turlamak istiyoruz. Yol üstünde Zeytinli Köyü var. Köylerin adlarının güzelliği: Bademli, Zeytinli... Yollar çok dar olduğu için araçları köye girmeden bırakmak gerekiyor. Hava çok sıcak, zirvedeki köye yürüyoruz. Bu köylerin hepsi taş evlerden oluşan Rum köyleri. Zeytin meşhur olunca hem köy adını hem de ahşap kapı süslemeleri güzelliğini zeytinden almış. Girişte bir Hristiyan mezarlığı var ve Rum bir teyze evinin önünü süpürüyor. 

Zeytinli Köyü'nün zeytin süslemeli tarihi kapıları


Zeytinli Köyü'deki Rum mezarlığı

Zeytinli Köyü'nün kilisesi

Evinin önünü süpüren Rum bir teyze

Köye çıktığımızda sıcak havada serinlemek ve soluklanmak için Rum kökenli bir abinin cafesinde dibek kahvesi içiyoruz. Kahve, Rum tarzı ve enfes. Biraz soluklanınca dar sokaklarda dolaşıyoruz. Köyün pencere ve kapıları hep rengarenk boyanmış. Taş köy, oldukça renkli görünüyor.

Restore edilmiş ve kafe olarak işletilen eski bir Rum evi

Kanaviçe perdelerin güzelliği...

Turkuaz mavisi taş evlere çok da yakışmış

Ahşap kapılar, sandalyeler, zakkum çiçekleri ve taş binaların uyumu

Böylesine ahenkli taş ve ahşabın içinde nasıl mutluyum

Adanın kedileri

Adanın tavuk ve civcivleri, yuvalarına karışmış pandeminin simgesi maske

Zeytinli Köyü’nden çıkıp Gökçeada’nın batı sahilindeki yerleşim yerlerini görmek istiyoruz. Uğurlu’da sahile park ediyoruz karavanı, neyseki sahil kalabalık değil. Biraz denize girip serinliyoruz. Gece kumsalda kalmamak için Gökçeada’nın güneydoğusundaki Kefalos Plajına ve yanındaki tuz gölüne gidip geceyi orda geçirelim istiyoruz. Manzaramız keyifli olsun diye sahil boyunca giden talih bir yolu seçiyoruz. Yol çok dar, dolambaçlı, etraf dağlık, makilik ve otlayan keçiler var. Sanki Doğu Anadolu’yu alıp denizin ortasına yerleştirmişler. 

Sanki Gökçeada değil de Doğu Anadolu Bölgesi

Kıraç dağlardan denize uzanan patikalar

Keçiler adanın sokaklarında

Kardeşim karavanı kullanmakta oldukça zorlansa da benim için çok keyifli bir yolculuk oluyor; makilik, kıraç, taşlı, virajlı bir coğrafya. Dolana dolana kimi zaman deniz ile yolumuz kesişerek Kefalos Plajına geldik.  Plaj çok kalabalık, karavana yer bulmakta çok zorlanıyoruz. Park ettiğimiz bir yerde günün son ışıklarında denize giriyoruz. Gün batımında insanlar biraz dağılınca sahil boyunca yürüyüş yapıyorum. Sahili yelken eğitimi alanı ve halk plajı olarak bölmüşler. Sahil boyunca Bulgar ve Roman turistlerin fazlalığı dikkat çekiyor. Hatta yelken eğitimi hocaları da Romanyalı. Sahil boyunca, uzunca bir mesafe gün batımı ışıklarında yürüyüş yapıyorum, oldukça uzun bir sahili de var, paraşütlü yelken de sahili oldukça renklendiriyor. Akşamüstü ışığında paraşütle uçup sonra deniz üstünde sörfle devam edenlerin hareketliliği…  

Gün batımı ışığında yelkenliler rüzgara açılıyor

Gün batımında yelkenli ile dans

Tuz gölünün bulunduğu bölgeye doğru yürüyorum, gün batımı ışıklarını gölde görmek istiyorum ama denize yansıyan güneşin ışığı gibi bir ışık yok. Karavanı tuz gölü ile deniz arasındaki dar bölgeye çekiyoruz, etrafta da karavanlar olunca daha rahat oluruz diye düşünüyoruz. Gün batımının son ışıklarında  bendir ve gitar çalarak kardeşimle müzik yapıyoruz, hafiften de demlenerek. Etrafımızdaki karavan sahipleri, Bulgaristan ve Romanyalı, Gökçeada’ya gelip aylarca kalıyorlar sanırım, tüm sistemlerini kurmuşlar. 

Sabah, tuz gölü kıyısına yürümeye gidiyorum. Gün doğumu ışıklarının, göl üzerinde bir yansıması yok ama flamingolar gölün içinde  yiyecek telaşında. Flamingoları izliyorum. 

Tuz gölünde flamingoların yiyecek bulma telaşı

Uzun, ince bacaklarıyla yiyecek arayışı

Denizde de paraşütlü yelkenlerin gökyüzü şovu var. Bir süre paraşüt sonra yelken ile deniz üstünde gidiyorlar. Böyle bir sporu da ilk kez görüyorum. Öğlene doğru feribota yetişip bir saatlik yolculuk sonucu karaya geliyoruz. Geyikli’de güzel bir sahil kenarında park ediyoruz, uzun bir sahil. Kardeşim Covid-19’un tüm belirtilerini gösteriyor. İçtiği soğuk biranın etkisi mi yoksa Covid mi? Endişeliyiz. Ben karavan içinde maske ile dolaşmaya başlıyorum. 

Öğlen sıcağı geçtikten sonra kardeşim dinleniyor, ben de feribot ile Bozcaada‘ya geçiyorum.  Feribot efil efil esiyor.  Bozcaada’nın en merkezi yerinde iniyoruz feribottan. 

Feribot ile Bozcaada'ya yaklaşırken

Bozcaada Kalesi

Liman içi balıkçı tekneleri

Tam bir ada ruhu hakim Bozcaada'ya

Şirin mi şirin evler

Adanın sokaklarında dolanıyorum. Sokaklara atılmış restoran masaları, renkli sandalye ve masalar, murallar, turizm sektöründe emekçi insanlar. Pazarda kadınlar ile muhabbet ediyorum, pandemideki ekonomik koşullarda satış yapamamaktan, adaya turist gelmemesinden şikayetçiler. Biz de her şeyin çok pahalı olmasından şikayetçiyiz. 

Adanın emektar kadınları

Bir ada sakinin, akşam üstü kedilerle kapı önü sefası 

Adanın evlerine çizilen grafitiler

Başka bir ada sakininin ev önünde el işi telaşı

Gökçeada’ya göre Bozcaada’yı daha çok seviyorum. Küçük bir merkez dışında Bozcaada'da da geri kalan kıraç bir ada. Hareketlilik adanın bir köşesine sıkışıp kalmış. 

Adanın tarihi evleri

Pandemi döneminin sembolü maskelerle iki kadın ada sokaklarında

Kale önünde poz vermiş bir sokak kedisi

Güneşi adada batırıp feribotun yolunu tutuyorum. Bozcaada ve Ege Denizi’ne karanlık, feribot yolculuğunda çöküyor. Adanın ışıkları teker teker denizin üzerine yansıyor. 

Gün batımı sonrası adadan ayrılıyorum

Bozcaada Kalesi'nin ışıklar altındaki loş görüntüsü

Kardeşim karavanda beni bekliyor, akşam deniz kenarında şarap eşliğinde bendir ve gitar çalıyoruz. Deniz kıyısında bizden başka kimse yok. Sabah buz gibi bir denize giriyoruz, su harika. Kahvaltı sonrası yola çıkıyoruz. Havalar inanılmaz sıcak, Türkiye’yi vuran bir sıcak hava dalgasının içinde yol alıyoruz. Bugünkü durağımız Asos Behramkale. Daha önce gitmediğim ve merak ettiğim yerlerden biri. Asos antik kent çok büyük bir alan, kardeşim daha önce burayı gezdiği için benimle gezmiyor. Arnavut kaldırımlı yollardan kaleye tırmanıyorum, hediyelik eşya dükkanlarıyla dolu yol kenarı. Köylü kadınlar, bitkisel ürünler satıyor, fotoğraflarını çekmek istediğimde çok hoşlarına gitmiyor. Kalede, körfez manzarası var. Antik tiyatroyu gezmek istiyorum ama çıktığım noktadan deniz kenarına inmem ve sonra tekrar tırmanmam gerekecek. Bu sıcak hava dalgasının içinde gözüm kesmiyor o yolu. Kalede sadece Athena Tapınağı kalıntısını  gezerek geri dönüyorum. Asos limanına gitmek istiyorum ama çalışma var diye izin verilmiyor. Sonra öğreniyoruz ki antik limanın tüm otantikliğini bozup perişan etmişler, antik özelliğini yok edip betonlaştırmışlar. Asos’ta yapacak fazla bir şey yok. Asos’un daracık sokaklarında karavanla zor yol alıyoruz.

Behramkale

Behramkale'den deniz manzarası

Athena Tapınağı

Öğle sıcağında Kadırga Koyu’na sığınıyoruz.  Denizi çok güzel ama sıcak da o kadar bunaltıcı. Sahil de çok kalabalık değil, pandemi ve ekonomik kriz plajları da vurmuş. Plaj elbisesi yapıp satan iki emekçi kadınla muhabbet ediyorum. Hasır şemsiyelerin altında oturup yazmadan yaptıkları elbiselerin kenarlarını işliyor ve plajda satmaya çalışıyorlar.

Çanakkale'nin emekçi kadınları


Sıcağa, sıcak altında satış yapma derdine rağmen hala mutlu

Hava biraz serinleyince Ayvalık’a yola çıkıyoruz. Sıcak hava dalgasından dolayı Akdeniz ve Ege’de başlayan orman yangınları moralimizi çok bozuyor. Ayvalık’a akşamüstü geliyoruz. Ayvalık’tan Cunda Adası'na geçiyoruz. Akşamüstünü adada kalabalığın içinde karşılıyoruz. 

Cunda Adası'nda teknelerin üstünde gün batımı ışıkları

Bu günü de Cunda'dan batırıyoruz

Mini mini balıkçı tekneleri

Gün batımını limanda, deniz kenarında bira içerek veganlık, feminizm, sosyalizm üzerine konuşarak geçiriyoruz kardeşimle. Etrafımızda kedi, köpek ve kalabalık bir insan akışı var. Restoranlar ve barlar dolu Cunda Adası’nda. Pahalılıktan bir yere oturmamız çok mümkün olmuyor ancak marketten bira alıp deniz kenarında içebiliyoruz.

Bir balıkçı, teknesinde akşam telaşında

Gezi tekneleri de eğlence ile deniz üstünde tur atıyor

Sabah erken kalkıp Cunda Adası’nı gezme fırsatım oluyor. Akşamki kalabalık dağılmış, her yer kapalı. Teknelerin gün doğumunda denizdeki yansımları, renkleri harika. Teknelerde sabah hareketliliği, sabah yürüyüşe çıkan birkaç kişi. Tarihi evleri geziyorum. 

Tersanede bakımda bir gemi

Tekne renklerinin suda yansıması

Denize yansıyan farklı renkler farklı şekiller

Birbirine eklemlenmiş farklı geometrik şekiller

Ağların yansıması sanki

Tarihi evlerin önünde bir minnoş

Karavanda kahvaltıdan sonra Urla yolcusuyuz. Sıcak hava dalgası, birkaç gündür süren yangınlar, kardeşimin hastalığı, pahalılık bir şeylerden keyif almaya fırsat vermiyor. Keyifsiz Urla’ya dönüyoruz.

Karavanda son kahvaltı hazırlığı

Hava o kadar sıcak ki evde fanın karşısında oturuyoruz. Serinlemek için denize gittiğimizde yangın çıkıp da koyda mahsur kalacağız diye kaygılıyız. Hava sanki kendiliğinden alev alacakmış gibi. Normalde Urla’da biraz kalmayı planlıyordum ama yangınlardan sonra ani bir kararla Gerze’ye dönmeye karar veriyorum. Akdeniz ve Ege’deki birçok noktada günlerce süren orman yangınları, alevin içinde kalan hayvanlar moralimi çok bozuyor. Gerze’ye döndükten kısa bir süre sonra da Sinop civarını sel vuruyor. Ayancık ve Bozkurt’ta çok kayıp var. Bu yaza iklim krizi damgasını vuruyor. Sanırım bundan sonrası dünyada iklim krizi içinde toplu katliamlarla geçecek.


  

Sonbaharda bir kaçamak; Olympos / Antalya

  26 Ekim 2021  Sonbaharda seyahat etmek, her zaman farklı bir panoramik güzellik sunmuştur. Ben de sonbaharda, Türkiye'nin kuzeyi Samsu...